Meyvelitepe'de, evimizin hemen önündeki taraça duvarında yazan tarih 22 Mart 2007. Nisan ayında da evin temelini atarak inşaata başlamıştık. İnşaat, aynı yılın sobaharında bitmişti, ama 2010 Mayıs ayına kadar hafta sonları ve tatil günlerinde gidip gelerek, Meyvelitepe ile ilgili projelerimizi tamamlamaya çalışmıştık. Taşınıp, artık daimi olarak burada yaşamaya başlayalı ise tam bir yıl oluyor bu ay.
Çabuk biten ev projesinden sonra bahçe, ağaçlar, bitkiler, en çok da doğa ile uyum içindeki bir yaşama odaklandık. Büyük şehrin hayhuyu içinde yaşanmış onca yıldan sonra, yapmaya çalıştıklarımızın belki de en zorlusu olan vites küçültme sürecine girdik. Yaşamımızdan kontrolümüz ve isteğimiz dışında zamanımızı alan, gerçekte ihtiyaç duymadığımız ne varsa teker teker çıkarıp atmaya başladık. Bu süreç devam ediyor.
Meyvelitepe daha bir düşünce halindeyken, bilgi kaynaklarında araştırmalara giriştiğimizde, Türkçe kaynak yetersizliğini görünce kararımızı vermiştik, yaptıklarımızdan, başkalarına da faydalı olacağını düşündüğümüz şeyleri yazıp yayınlayacaktık. Öyle de yaptık, hatta düşündüğümüzün biraz ötesine geçti. Blog yazmaya bu kadar devam edeceğimizi düşünmemiştik.
Bugüne kadar muhtelif konularda 200 civarında yazı yayınlamışız. Her gün 800 ila 1600 arasında değişen sayılarda sayfa görüntüleniyor. İstatistiklerden ziyaretçi sayısının ve okunma oranının git gide yükselmekte olduğunu görüyoruz.
Yazılarımızı ben ve eşim yazıyoruz. Hangi yazıyı hangimizin yazdığını da belirtmiyoruz, çünkü bir önemi yok. Kim olduğumuz, isimlerimiz vb. de yok, çünkü onun da bir önemi yok. Her bir yazı, yazanın bağımsız çalışması, araştırması ya da deneyi oluyor. Sürekli takipçilerimiz, bizimle bir şekilde irtibat kurmuş olanlar uslûp ya da konudan çoğu zaman hangimizin yazdığını anlıyorlar.
Daha ne kadar yazarız bilmiyoruz ama, bizi yazmaya devam etmeye ikna eden, okuyucu sayısı değil elbette, fakat muhtelif şekillerde aldığımız geribildirimlerden yazdıklarımızın işe yaradığını, pek çok kişinin öyle ya da böyle bu deneyimlerden, fikirlerden faydalandığını öğrenmek oldu. Gerek bizi ziyarete gelen veya ziyaretine gittiğimiz gerek de sanal olarak, pek çok paha biçilmez dostluklar kurduk. Bu bizim için çok değerli. Bazen yaşadıklarımızın bir çok insana umut verdiğini, "olabilirliğin sembolü" olarak algılandığını da gördük, bu da önceden tahmin edilmeyen bir misyon olarak bizi çok duygulandırıyor. Çok az da olsa meczuplarla da karşılaşıyoruz ki, istatistik olarak normaldir deyip geçiyoruz.
Bize gelen sorulardan Meyvelitepe'nin nerede olduğu oldukça sık karşılaştığımız bir soru. Oysa ne farkeder, memleketin herhangi bir yeri. Beğendiğiniz, hayal ettiğiniz bir yer olsun diyelim.
Daha iyiyi bulmak için çok okuyup araştırmaya, bulgularımızı deneyim haline getirmeye çalışıyoruz. Elbette bunu ihtiyaçlarımız çerçevesinde yapıyoruz.
Bu dört yıllık süre içinde ilk odaklandığımız ev ve inşaat projemizdi. Sürekli yaşayacağımız bu evin gerek neye benzeyeceği gerek de ne gibi özelliklere sahip olacağı bizi 4-5 ay boyunca meşgul etmişti.
Biliyorsunuz, ülkemizde hangi şehire ve kasabaya gidilse, mükemmel şehir planlama, harika bir estetik bütünlük ve güzellikle karşılaşırız. Binalarımız en güzel mimari örnekleri yansıtır. Üstelik bu şehirlerimiz, kasabalarımız deprem vs. doğal afetlere karşı da o kadar korumalıdır ki, böyle durumlarda kimsenin burnu bile kanamaz. Özellikle 1950'lerden sonra şekillenen bu yapılaşmada doğrudan veya dolaylı yer alan, katkısı olan mimarlarımız ve inşaat mühendislerimiz ne kadar övünse azdır!
Bu bakımdan evimiz biraz tezat oldu. Bir kaç seçenek arasından, ahırdan bozma bir stili yansıtan bir ev yapmaya karar verdik. 17-18. yüzyılda Alman ve Hollandalı kolonicilerin normalde ahır yapmakta kullandıkları, ancak sonradan eve dönüştürdükleri bir stili benimsedik. Elbette bunun kişisel beğenimiz dışında çok faydacı (özellikle benim çok ilgilendiğim yön) sebepleri de vardı.
"Gambrel" çatı denen ve sadece bu stilde görülen çok eğimli çatı, (üst kata olabildiğince fazla saman balyası depolayabilme ihtiyacından olsa gerek) içine gömülen üst katın maksimum oranda kullanılır olmasına izin veriyordu. Çabucak ve düşük maliyetle yapılabilmesine olanak verecek kadar basit, basitliğin verdiği güçle de gereken diğer donanımın kolayca tesis edilebilmesine izin veriyordu.
Bu stilde çok uzun yıllardır yeni yapı yapılmıyor. Olan örnekler içinde bir kaç kez restorasyon geçirmiş olsa da, ailede en çok beğeni toplayan 1790'da inşaa edilmiş olan Mill House Inn oldu.
1860, 1973 ve 1994 yıllarında yapılan değişikliklerden sonra bu günkü halini almış. Yandaki fotoğrafta 1860 değişikliğinden sonraki durumu.
Ailemizde mimar yok, yalnızca beğenilerimizi, kullanışlılığı ve ihtiyaçlarımızı göz önüne alarak, yaptığımız hararetli tartışma ve değerlendirmelerden sonra, binanın bu günkü halinde bir kaç değişiklik yaparak dış görünüm konusunda karara varmış olduk. Yaptığımız en büyük değişiklik, ikinci çatı eğiminin yüksekliğini üst kat tavan yüksekliğine indirip binanın orijinalinde üçüncü kat gibi görünen çatı odasını iptal etmek olmuştu, çünkü ihtiyacımız olmayan üçüncü bir kat bizim için tırmanılacak merdivenler, pek kullanılmadığı halde fazladan ısınma, temizlik ve bakım gerektirecek ilave alandan başka bir şey olmayacaktı.
Sonuçta, evin iç ve dış görünümü tamamen kişisel zevklerle, ihtiyaçlarla ilgili bir şey, ne olduğunu bilmenin kimseye bir faydası yok, belki varsa merak sorularına yanıt olur.
Bundan sonrası sıkı bir egzersiz oldu bizim için. Evin iç planına karar vermek de epey bir zamanımızı aldı. Bu da tamamen ihtiyaca göre bir çalışmaydı. Ama, asıl evin inşaat tekniği ve kazandırılacak diğer özellikler işin okuyanlara fikir verebilecek kısmıydı.
Evin, enerjiyi olabilecek en iyi şekilde kullanmasını istiyorduk. Bunun ilk yolu enerji kayıplarının en aza indirilmesiydi. Bilinen izolasyon teknikleri üzerinde çok araştırma yaptığımı hatırlıyorum. Yerli kaynaklardan tatmin edici bilgi ve deneyime ulaşmak mümkün olmadı. Ne ruhsat için evin ısı izolasyon projesini hazırlayan mühendis ne de bu malzemeleri satan şirketlerin mühendisleri tatmin edici çözümler sunabildiler.
İzolasyon sistemleri, ısı köprülerini engellemeyi hedef alır. Isı iletkenliği yüksek olan (beton, demir vs. gibi) ortamlar, bir noktadan aldıkları enerjiyi bir başka noktaya taşırlar ve, tıpkı bir su borusu gibi, iletken ortamı veya malzemeyi buldukları sürece, aldıkları enerjiyi her yana homojen olarak dağıtıp taşımaya çalışırlar. Burada düğüm noktası, beton aksamın oluşturduğu ısı köprüsünün, evin içindeki ısıyı binanın kolon ve kirişleri aracılığıyla temele indirip, geniş bir yüzey olarak mükemmel bir ısı köprüsü görevi gören temelden de temas ettiği toprağın enerjisiyle binanın enerjisini eşitlemeye çalışmasına nasıl engel olunabileceği idi. Bu soruya hiç yanıt alamadım.
Mantıken ne yapılabileceği belliydi belli olmasına, ama insanın uzmanlık alanı bu olmayınca ve "uzmanlar" bilgi ve fikir beyan edemeyince yine de tereddüte düşülüyor. Yapacağımız binanın toplam ağırlığını maksimum 200 ton olarak hesaplıyorum. 85m2 radya temel 850 bin santimetre kare eder. Radya temelin en önemli özelliği ise binanın yükünü her bir santimetreye eşit olarak dağıtması.
Birim cm2'sinin 24 gram ağırlığı uzun süre deforme olmadan taşıyabilecek bir izolasyon malzemesi ile temel altı izolasyon yapabilirdim. Piyasada bulunan yüksek yoğunluklu ısı izolasyon malzemesi birim cm2'de 200kPA'ya dayanımlı. 850 bin cm2'de uzun süreli taşıyabileceği maksimum yük 1700 ton. Bu da %850 tolerans ile rahatlıkla temelin altına ısı izolasyonu yapabileceğimizi gösteriyordu. Pek çok kişinin şaşkın bakışları altında öyle de yaptık. Dördüncü senedeyiz, çok şükür ki temel altındaki izolasyonda yarım milim ezilme dahi yok (olsaydı, hemen sinyal verecek düzenek mevcut). Bu izolasyonun başarısını ise bu yıl geçirdiğimiz uzun kışta tereddütsüz anlamış durumdayız. Bildiğimiz kadarıyla ülkemizde hâla temel altı ısı izolasyonu ne yazık ki yapılmıyor.
Evin en tepesinde kalan küçük üçgen, havalandırmasız soğuk çatı boşluğu oluşturuyor. Karşılıklı havalandırma delikleri koymayı uygun görmedik. Bu gibi durumlarda çözüm sağlanamazsa yoğuşma olması, yoğuşan nemin tavanı ıslatması muhtemeldir. Bunun detayına girmeyeceğim, bu problemi buhar geçirgen malzeme ve bu malzemenin üzerinde yoğuşan suyu yağmur oluklarına akıtacak düzenek ile çözdük.
Evin ısıtılması da çözmemiz gereken en temel sorunlardan biriydi. LPG tankı gömerek fosil yakıt yakmak hem çok pahalı hem de hiç istemediğimiz bir yöntemdi. Isıtmayı odun ya da benzeri bir yakıt ile sağlamak da pek işimize gelmedi. Odun hazırlamak, taşımak, külü temizlemek vs. hem hiç istemediğimiz bir zaman kaybı olacak hem de, ne yalan söyleyelim, belli bir yaştan sonra beklediğimiz konforu vermekten uzak kalacaktı. Ucuz, verimli, sağlıklı, temiz, konforlu, zaman ve efor kaybettirmeyen bir yöntem bulmalıydık.
Araştırmalar sonunda ısı pompasının istediğimizi verebileceğini anladık. Temin edip edemeyeceğimizi araştırdığımızda temininin de mümkün olduğu anlaşıldı.
Ancak burada da çözmemiz gereken bir kaç şey vardı. Söz gelimi, yazın sistem ya soğutmada ya da çalışmaz durumda iken sıcak su konusunu ne yapacaktık? Sırf sıcak su için yazın ısı pompasını ısıtmada çalıştırmak mantıksız olur ve gereksiz enerji sarfiyatı yapılırdı. Güneş enerji panelleri su ısıtmada iyi bir çözüm gibi görünüyordu. Madem güneş enerjisi panelleri kullanacaktık, özellikle mevsim geçişlerinde güneş panelleri ile ısı pompasını entegre etmenin ilave bir faydası olup olmayacağını düşündük, üstelik, yaygın yapıldığı şekilde çatılara konan kocaman kazanların görüntü kirliliği de tercih ettiğimiz bir şey değildi, vs. Bunlar da uzun uzun düşünülmesi, araştırılıp tartışılması gereken şeyler oldu.
Bu sorunu, çatının güneye bakan tarafındaki üst katına, bitişik olarak monte ettiğimiz üç panelden oluşan sistemle, çatıda kazan kullanmaksızın, hallettik.
En karmaşık taraf ise, ısı odası dediğimiz, arka sundurmadaki bölüm oldu.
Basitleştirilmiş çizim ile sistem bağlantıları yukarıdaki şekile benziyor. Kışın ısı pompasının görevi akümülasyon tankındaki suyu önceden ayarladığımız sabit bir ısıda tutmak. Bu kış 43 derecede çok iyi sonuç aldık. Evdeki termostat ısı istediğinde, akümülasyon tankından çıkan su sıcak su kazanının serpantininden geçerek kalorifer sistemine gidiyor. Kalorifer sisteminin dönüşü ise akümülasyon tankına. Ev ısı istemediği halde sıcak su kazanınındaki suyun ısısı düşerse, üç yollu bir vana sıcak suyu kullanma suyu tankının serpantininden geçirip kalorifer sistemine gitmeden akümülasyon tankına geri döndürüyor, böylece sıcak su ısısı da sabit kalmış oluyor.
Mevsim geçişlerinde güneş enerjisi panelleri de ısıtmaya katkı sağlıyor. Güneş enerjisi panellerinin ısıttığı sıcak kullanma suyu kazanı ev ısı istediğinde bu sefer serpantinden ters ısıtma ile kalorifer sistemine giden suyun ısınmasına katkı sağlıyor ve ev çabuk ısındığından ısı pompasının akümülasyon tankındaki suyu sabit ısıda tutması için çok daha az çalışması gerekiyor.
Yazın durum biraz daha farklı, şekilde görünmüyor. Akümülasyon tankı ile sıcak kullanma suyu kazanı arasındaki ilişki bir vana vasıtasıyla kesiliyor. Isı pompası tanktaki suyu soğutuyor, soğuyan su alt kattaki bir fancoil üzerinden dolaşarak serin hava sağlıyor (gerekirse). Gerekme durumu genelde sıcağı hiç sevmeyen köpeğimizin gündüzleri içeri girip fancoil'i burnuyla işaret edip açtırması şeklinde oluyor :) Güneş enerjisi panelleri ise sıcak su sağlamada fazlasıyla yeterli oluyor.
Diğer çaldığımız kapılarda aradığımızı bulamadıysak da, ısı pompası ve güneş enerjisi sisteminin gerek tasarımında gerek entegrasyonunda Isımas firmasından tatmin edici tasarım ve teknik destek alabilmiştik.
Uzun bir kış geçirdiğimiz ve sürekli olarak Meyvelitepe'de yaşadığımız bu yıl, bu tasarımın ve edindiğimiz cihazların ihtiyacımıza uygun, düşündüğümüz gibi çok verimli olduğunun da kanıtı oldu.
Dolayısıyla, ısı kaybetmeyen bina ve yenilenebilir enerji katkılı yüksek verimli ısıtma düşük işletme maliyetleri ile başlangıçta yüksek görünen bir yatırımı kısa sürede geri ödeyebilen bir proje oldu. Ayrıca kokusuz, dumansız, uzun vadede çevre dostu olmasının verdiği vicdani rahatlık da yanımıza kar kaldı.