Fırını deniyoruz...
Bildiğimiz kadarıyla her fırının kendine göre bir kişiliği, huyu suyu var. Nasıl yakmak gerekir, ne zaman hangi ısıya ulaşır deneme yanılma ile bulmak gerekir. Biz de daha fazla bekleyemedik, bugünün tatil olmasından istifade fırını deneyip, pişirme özelliklerimi keşfetmek istedik.
Geçen hafta azar azar ısıya alıştırmış olduğumuz için orta kalınlıktaki odunlarla oldukça güçlü yaktık.
Ve sonra, işte tam da babaannem'in yaptığı gibi pidelerimizi hazırlamaya başladık. İyice ısınan fırının içindeki korları bir tarafa yığdık, ıslak silgeç ile iyice süpürdüğümüz fırın tabanına ilk kez denediğimiz özel ölçülerdeki fırın küreğimiz ile ilk pidemizi atıyoruz.
Bu da fırından ilk çıkan pide. Size nasıl görünüyor bilemiyorum ama benim için tam bir nostalji. Özellikle de görüntüsünün yanı sıra etrafa yaydığı kokusu ile. Bu pideyi, neye benzeyeceğini en az benim kadar merak eden, fırını birlikte yaptığımız İsmail ve Bekir ile paylaşıyoruz. İlk lokmalarını (üfleyerek) ağızlarına attıklarında "tamam, oldu bu iş", "enfes", "mükemmel" nidalarını duymak gerçekten keyif vericiydi.
Bundan aylarca önce İsmail'e, "bahçeye fırın yapacağız, bu fırında da enfes pideler pişireceğiz" dediğimde bana kendine has uslubuyla, "halep ordaysa arşın da burada" demişti. Nasıl, Halep yolunu ölçtük mü? diye sorduğumda ağzını şapırdatarak, "tamam, son santimine kadar" dedi.
Kaç tane oldu bilmiyorum ama bir sürü içli pide yaptık. Altı kişi bardak bardak ayran takviyesiyle tıka basa yedi pidelerden. 6-7 tane de eşe dosta göndermek için kaldı. Hamuru biraz hesapsız ayarlamışız, pide içi bittiğinde daha bir sürü hamur vardı. Onlardan da küçük köy ekmekleri yaptık.
Sonuna doğru her ekmeği değişik yapmaya başladık. Eşim köpeğimizi de unutmayarak kemik şeklinde bir ekmek yaparken, kızımız da kalp şeklinde bir tane yaptı.
Fırın ile haşır neşir olma işimiz bitip çaylamızı içerken, bütün gün yüzünü göstermeyen güneş Meyvelitepeyi yeşilli kırmızılı bir renk cümbüşüne çevirdi.




























Alis'le 