08/07/2009

Bahçeden renkler

Sadece biraz renkler, bu yazıda başka pek bir şey anlatmayacağım.

Yakın çekim bir hatmiden başlayalım.

Hatmi


Sonra bir ayçiçeği,

Sunflower1


Nasıl da meraklı, şirin bir göz gibi bakıyor. Sonra bir tane daha,

Sunflower2


Açıkçası, bu yazıyı yazmama sebep sadece bu resimdi.

Sebzeler


Kaolin kiline bulanmış sebzelerin dibindeki coşkulu kadifeler hoş bir kontrast oluşturdu.

Sepet  

Bu da akşam üstü hasatı. Hepsi bir kaç kilo çeker. Neler mi var? Fasulye, kabak, salatalık, bir tutam pazı, biraz da akşam dondurmasının üstüne ahududu ve blueberry.

Aksam


Ve bugün de akşamı ettik...

07/07/2009

Fırın Kardeşliği - Halil beyin fırını

Fırın kardeşliğimizin yeni bir üyesi var. Bu kez Aydın Germencikten. Sözü Halil beye bırakıyorum.

"Merhaba, ben Aydından Halil Erol. Aydın İli Germencik İlçesi Mursallı Kasabasında Sağlık Memuru olarak çalışmaktayım. Aslen Konya /Beyşehir/Üzümlü kasabasındanım. Çalışmakta olduğum Mursallı Kasabası halkı Selanikli ve Arnavut göçmenlerden oluşmaktadır. Kasabadaki bir çok evde fırın bulunmakta, fırınlarda çok lezzetli börekler, ekmekler ve yemekler pişirilmektedir. Asker olan babam emekli olduktan sonra İzmir’e yerleşti. Buca ilçesine bağlı Demirci köyde 10 dönüm zeytinlik aldık, içine evimizi yaptık.

Yaz tatillerinde babam ve annem bahçede oturduklarından fırsatım olduğunda hafta sonlarında ziyaretlerine gidiyorum. Bahçemize bir fırın yapmaya karar verdik. Fakat nasıl yapılacağı konusunda fikir sahibi değildik. İnternette sizin sitenizi gördüm ve inceledim. Artık fırın yapabileceğimiz kanaatine varınca hazırlıklara başladık.

Bahçemizde yeteri miktarda harman dolgu tuğla vardı. Cam kırıkları biriktirmeye, aramaya başladım, Birkaç gün içinde 2 koli dolusu cam kırığı topladım. İzmir de bulunan kardeşim 25 kg. Kaya tuzu temin etti. Babam da bahçeye 2 torba çimento hazırladı. Ayrıca 12 teneke perlit aldık. Bu arada ben bulunduğum köyden eski evlerden kerpiç kalıpları ve bir miktar tuğla ve cam kırıklarını alarak İzmir’e gittim.

20 Haziran 2009 günü fırın yapımına başladık. 150x160 cm. temelinden işe başladık dış duvarlarını dolgu tuğlayla 80 cm. yükseltip içini bahçeden topladığımız taşlarla doldurduk. Taşların üzerine ilk tesviyeyi çakıl ile yaptık sonra 2 sıra tuğla tekrar ördük birinci tuğlanın hizasına kadar cam kırıklarını döşeyip üzerine kaya tuzunu döküp tekrar tesviye yaptık. Ateş tuğlası almadığımızdan dolgu tuğlanın düzgünlerini seçip beton bir duvara sürterek tırtıklı yüzeylerini düzleştirdik ve tabana döşedik. İlk aşamayı tamamlamış olduk.

Image001


Şapkalı babam Emekli Asker, kareli gömlekli Kardeşim serbest Avukat, açık renk gömlekli olan ben.

Kartondan 1 metre çapında bir daire çizip fırın tabanına yerleştirdik. Etrafına kapı yeri haricinde tuğlaları dik olarak yerleştirdik. Dik tuğlaların arkasına yatık tuğlaları döşeyerek aynı yüksekliğe ulaştık. Tuğlaları perlit ve çimento karışımından elde ettiğimiz harç ile ördük. Bu arada eski soba kovalarından iki tanesini açıp, kesip  30 cm. eninde saç elde ettik ve iki saçı 120x30 cm. olacak şekilde üst üste koyup muhtelif yerlerinden delerek çivi yardımı ile birbirine perçinleyip giriş kapısının üstüne koymak için saçımızı hazırladık ve giriş kapısına yerleştirdik. Bu arada 21 haziran akşam üstü oldu ve benim hafta sonu tatilim bitti.

Image003

Artık Aydın a gitme vakti gelmişti. Ve işin kalanı babama kaldı. Kardeşimde hafta içinde çalıştığından fırını babam tamamlayacak veya hafta sonuna kadar bekleyecekti. Allah razı olsun babam fırını tamamlamış. Anlattığına göre aynı seviyeye gelen kubbe duvarına tuğlaları içe bakacak şekilde ve arka tarafına yükselterek dolanıp kubbeyi tamamlamaya başlamış  kubbe yüksekliği 40 cm. yi geçtikten sonra iki ucu  yan duvarlara basacak şekilde bir demiri fırının içine yerleştirmiş, daha sonra oraya bir şeyler asarak pişirmek için ve kubbeyi tamamlamış en üst birkaç tuğlayı destek olsun diye çuvala kuru ot doldurup fırının içine koymuş ve kubbeyi tamamlamış.

Fırın ön kapısını sağ ve soluna iki uç uca tuğla örüp fırın ağız yüksekliği seviyesine ulaştıktan sonra duvarın üzerine 2 tane demir koyarak fırın ağzından çıkan dumanın çıkması için bacayı örmeye başlamış ve bacayı da bitirmiş. En üste 2 tane kiremit i karşılıklı çatarak bacayı tamamlamış. Daha sonra fırın ön duvarını ve fırın kaidesini perlitli ve çimentolu harç ile sıvamış. Kubbeyi benim Aydından getirdiğim kerpiçleri eritmiş ve karşı ormandan getirdiği beyaz pekmez toprağı ile karıştırıp elde ettiği çamur ile 3 kez sıvamış. Ve fırın ağzına saç kapak hazırlayarak fırın yapımını bitirmiş. Ellerine sağlık çok da güzel olmuş.

Image005


3 Temmuz günü hafta sonu için İzmir’e bahçeye gittik. Fırını bu arada babam iki kez çalı ile hafif yakmış. Ertesi günü fırını iyice yaktık, tahminen 2 saat. Ateş tamamen köz olduktan sonra fazla közleri aldım. Kalan közleri fırının iki yanına yanaştırdım. Babam 3 tane tavşan kesip hazırlamış. Sos ile tavşanları yağlayıp kanca yardımı ile fırın içindeki demire astık,  Kasaptan keçi eti aldık kasabın önerisi üzerine keçi etini az haşladık. Haşlama suyuna Sulu şekilde pilav hazırladık ve bir tepsiye döktük. Haşlanmış etleri pilavın üstüne döşedik. Fırının taban ısısı yüksek olduğundan pilav kurumasın diye tabana üç ayaklı demir yerleştirip etli pilavı üzerine koyduk. Bu arada annem ve eşim bir tepsiye ekmeklik hamur mayalayıp hazırlamışlardı. Onu da fırın kapısının hemen önüne koyup fırın kapağını kapattık ara sıra ekmek tepsisini çevirdik. 30 ila 45 dakika içinde tüm gıdalarımız pişti.

Image007


Artık her şey hazırdı, sadece yemek kalıyordu. Annem, babam, eşim, öğretmen olan kızım, üniversitede okuyan oğlum ve o an ziyaretimize gelen amca oğullarım ve çocuklarıyla beraber yedik ve herkes çok beğendi. Fırınımızın yapımında sizlerin sitelerinden faydalandık teşekkürler. En büyük emek babamın onun ellerine sağlık Allah razı olsun ve başımızdan eksik etmesin. Ertesi gün fırın kubbesinde yanma sonucu meydana gelen çatlakları tekrar çamur ile sıvadık. Fırınımız çok ekonomik oldu. Dolgu tuğlalara para vermedik zaten yeterli vardı. 2 torba çimento 12 TL. 12 teneke perlit: 12 TL. 25 Kğ. Tuz 6 TL. 24 baca için ince blok tuğla 6 TL. başka para ile bir şey almadık . Şimdi fırının içinde yanan közleri küremek için bir demir yaptıracağım. Birde fırıncı küreği temin edeceğim. Ayrıca yağmurlar başlamadan fırını üstünü çatı ile kapatıp ön duvarını seramik ile kaplayabilirsek çok uzun ömürlü olacağı kanaatindeyim.

Bu siteye mesaj gönderen herkese selamlar.
halilerolersus@hotmail.com
"

Fırın tutkusu tuhaf bir şey. Neredeyse insanoğlunun, adı konmamış, tuhaf bir içgüdüsü diyeceğim. Meyvelitepe'ye ulaşım istatistiklerinin hala yarıdan fazlası köy fırın yapımını araştıranlara ait. Kardeşliğimizin pek çok üyesi oldu. Bunlar, fırınlarını yapıp bizle ve okuyanlarla paylaşmak isteyenler sadece. Bir de bize zaman zaman sordukları sorulardan yapıldığını bildiklerimiz var. Elbette, çok daha fazlası bilmediklerimiz de var :)

Hali beyin fırını daha çok babasının elinden çıkmış gibi. Halil bey daha çok malzeme temini ve planlama tarafında kalmış. Tabii, halil beyin eşini ve kardeşini anmadan olmaz. Yaparken de, yakıp yemekler pişirirken de, mutluluk ve keyifle pişenleri yerken de tam bir ekip çalışması olmuş. Fırın başında yiyecekler pişirip, hemen oracıkta, hep birlikte yemenin tek başına bir mutluluk kaynağı olduğuna inanıyorum.

Halil bey, başta fırını kendi elleriyle yaparak, her tuğlasını, harcını koyan babanız olmak üzere, size ve ailenize uzun ömürler, fırın başındaki mutluluğunuzun daim olmasını diliyoruz.

03/07/2009

Miras

TheBurden by Ray Caesar_richardgoodgallery.com

Epey oluyor, bir makaleye rastgelmiştim bir magazinde, son zamanlarda sık sık aklıma takılıyor, hatta yeni takıntım diyebilirim. Özellikle de renksiz kokusuz böcek ilacı reklamlarını gördükçe, sağımız solumuz biz istesek de, istemesek de sözde "insan sağlığına zararı olmayan" ilaçlara bulandıkça içim cızz ediyor. Cızz etmekle bir şey olmuyor, ama konu araştırılıp yazılırsa iyi bir şeyler olur belki. "Çoğu zaman fısıltıyla söylenenler, yüksek sesle söylenenlerden çok daha uzağa gider" diyen pek sevdiğim bir Çin atasözüne güveniyorum ve işte buradan her birinize fısıldıyorum.

Sözünü ettiğim, takıntı yaratan makalenin konusu bilinen adıyla "vücut yükü" idi. Aynı zamanda bir anne olan yazar, hem kendine hem de çocuğuna araştırma amaçlı bazı tahliller yaptırmış ve sonuçları bir makale halinde yayımlamıştı. Ortaya çıkan tablo gerçekten ürkütücüydü, bulabilseydim çarpıcı rakamları bir bir kopya edecektim buraya. Fakat o kaynağı bulamayınca başka kaynaklardan yararlanarak bu konuyu paylaşmak istedim.

"Vücut yükü" adına karşın fazla kilolarla ilgili değil, bu yalnızca etkileriyle farkedilen bir yük. Çevremizde doğal ya da insan eliyle oluşan toksik (zehirli) kimyasallar biz soluk alıp verirken, yiyip içerken, hatta bazen de cildimizden süzülerek vücutlarımıza giriyor, hatta hamile kadınlarda plasenta aracılığıyla fetüse dahi ulaşıyor. İşte "vücut yükü" belli bir zamanda vücudumuzda birikmiş olarak bulunan bütün bu kimyasalların toplam değerini veriyor.


Araştırmalarda çoğunlukla belirli bir kimyasalın ne kadar birikmiş olduğuna bakılıyor, örneğin kurşun, civa veya dioksin. Aslında mükemmel tasarlanmış bedenimiz bazı kimyasalları veya onların yan ürünlerini belli bir zaman dilimi içinde atabiliyor, örneğin arsenik. Agatha Christie'nin romanlarında malum nedenle sık sık yer verdiği bu zehirin düşük dozları vücut tarafından 72 saat içinde atılarak, organizma temizleniyor, tabii ısrarlı bir biçimde maruz kalınmadığı takdirde. Ancak diğer kimyasallardan kurtulmak o kadar da kolay değil. Bazıları kanda, yağ dokularında, spermada, kas, kemik, beyin dokularında veya diğer organlarda yıllarca kalabiliyor. Örneğin DDT gibi klorinli böcek öldürücülerin vücutta 50 yıl kaldığı saptanmış. Amerika'da yaklaşık 80.000 çeşit kimyasal kullanıldığı, öte yandan insanların bedenlerinde bulunan kimyasalların sadece bir kaç yüzünün ölçülebildiği belirtiliyor.

Bilim adamlarının tahminlerine göre, ister kırsal alanda ister kalabalık metropollerde yaşasın, her insan vücudunda en az 700 kirleticiyle yaşıyor, çünkü bu maddeler toz, hava ve su aracılığıyla yerkürenin her yanına ulaşabiliyor. Biz insanlara ise bu kimyasal çorbanın içinde yüzmek kalıyor. Bazı kimyasallar sanayi üretimlerinin bir yan ürünü olarak ortaya çıkıyor ve tüketicilere ulaşan pek çok üründe bulunuyor. Örneğin belirli bazı plastik ürünlerin üretimi sırasında istenmeden  ortaya çıkan dioksin ve furanlar (nylon sentezi sırasında ortaya çıkan renksiz, yanıcı toksik sıvı) bu gruba giriyor. Toz partikülleri üzerine yapışan kimyasallardan, ellerini sık sık ağızlarına sokmaları nedeniyle en fazla etkilenenler ise ne yazık ki çocuklar oluyor. İstenmeden gelenlerin yanı sıra bir de boyalar, cilalar, benzin, yapıştırıcılar, kozmetikler, kuru temizleme yapılmış giysiler, plastik besin kapları, ev ve bahçelerde kullanılan böcek öldürücüler v.s aracılığıyla bedenimize giren kimyasallar var. En zararlı kimyasallardan biri olan dioksinin büyük bir bölümü kirlenmiş besinler aracılığıyla bedenlerimize sızıyor. İlle de kendi evinizi ve bahçenizi ilaçlamış olmanız gerekmiyor, yakınınızda veya uzağınızda yiyecek zincirine karışan bir böcek öldürücü bir şekilde hedefini buluyor. Hatta anne sütünün yararlarının iyice anlaşıldığı çağımızda, hamilelik sırasında veya anne sütüyle bebeklerin bedenlerine giren ve yıllarca kalan kimyasallar da ironik olarak annelerin bebeklerine bırakmayı hiç istemeyecekleri birer miras olarak kalıyor.

Christensen_-_burden_of_responsible_man_redbirdstudiosd.com


1944 yılında yapılan bir araştırmada, araştırmacılar insanın yağ dokusunda DDT kalıntılarına rastlamışlar. 50'lerin başlarında doğacılar bazı kartal ve kuş türlerinin nüfuslarındaki azalmanın sorumlusunun yumurta kabuklarının incelmesine yol açan DDT olabileceğini iddia etmiş ve haklı çıkmışlar. Ancak asıl ilginç ve bir o kadar da ürkütücü olan sonuç ise DDT kullanılan alanlarla hiç bir alakası olmayan, kutup ahalisi penguenlerde de DDT kalıntılarına rastlanması olmuş. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyenlere duyurulur.

Kimyasalların kansere yol açanlarına kanserojen (veya karsinojen), kusurlu doğumlara yol açanlarına teratojen, fetüsün, bebek veya çocukların normal gelişimini bozan veya insanın üreme organları ve dokularında tahribat yapanlarına ise gelişimi/üremeyi etkileyen zehirler adı veriliyor. Bazı kimyasallar hormonların işlevlerini bozarak tahribat yapıyor, bunlar  endokrin bozucular adıyla anılıyor. Bu kimyasalların insan sağlığı üzerindeki, burada saymaktan kaçındığım, zararlı etkileri çok uzun ve iç karartıcı bir hastalık listesi oluşturuyor. Şu kadar söyleyelim, büyüklerimizin sık sık dile getirdiği "eskiden bu kadar hastalık yoktu" veya "biz eskiden XXX hastalığı nedir bilmezdik" tarzı sözler boş değil. Bazı hastalıkların görülme sıklığında ve hastalık çeşitlerindeki artış iletişimin küreselleşmesinden ve artık her şeyi duyuyor olmamızdan kaynaklanmıyor; duyuyoruz, görüyoruz çünkü vücut yükümüz arttıkça hastalıklar, bozukluklar, sendromlar da çeşitlenerek artıyor.

Böyle bir ortamda çocukların işi giderek zorlaşıyor. Gelişmekte olan ve hücre üretme aşamasında maruz kalınan kimyasallar geri dönülmez sorunlar yaratıyor. Üstelik yetişkinler için zararsız sayılabilecek bir doz anne karnındaki bebek için yeterince çok olabiliyor. Kimyasalın sadece miktarı değil bazen zamanlaması da önem kazanıyor. Örneğin fetüsün, bebek ve çocukların gelişiminde olağanüstü önem taşıyan hormonlar, yetişkinler için de normal bedensel fonksiyonların devamının sağlanması açısından çok önemli. Aslında büyüleyici bir sistem, çünkü bedenimizdeki hormonlar çok az miktarlarda üretiliyor ve belirli zamanlarda aktif oluyor. Lakin miktarlarına kıyasla etkileri çok ama çok büyük. Öyle ki yanlış zamanda çok düşük dozda bile olsa bir endokrin bozucuya maruz kalmanın bedelini ödemek bir ömür sürebiliyor. Örneğin gelişmekte olan fetüs, yapısı bir hormona benzeyen yabancı bir kimyasalı gerçek hormon sanıp gelişmekte olan dokulara yanlış bir "sinyal" göderebiliyor. Çok erken evrede oluşan böyle bir hata bebeğin gelişmekte olan bağışıklık sistemine, üreme veya sinir sistemlerine kalıcı olarak zarar verebiliyor. Bu etkiyi teyit eden haberlerin çoğu vahşi doğada yapılan araştırmalar sonucu saptanmış, insanlar üzerindeki etkiler ise son zamanlarda ortaya çıkmaya başlamış.

Hastalıklarla söz konusu kimyasallar arasında bire bir bağlantı kurmayı sağlayacak veriler ya da olanaklar henüz mevcut değil. Yapılan testler belirli kimyasallar üzerine yoğunlaşıyor, oysa maruz kalınan kimyasallar tek başına değil kokteyl halinde geliyor. İnsan vücudundaki  ölçülebilen kimyasallardan biri olan kurşun hakkında yapılan araştırmalar sonucunda önlem alma gereği duyulmuş. Bu nedenle kurşunsuz benzin, kurşunsuz boyalar üretilmeye ve kullanılmaya başlanmış. Sonuç olarak Amerika genelinde insanların vücudunda bulunan kurşun miktarının düştüğü saptanmış. Kurşuna maruz kalmak çocuklarda zeka geriliğine neden olduğundan, bu düşüşün bile anlamlı olduğu belirtiliyor.

Kendi vücut yükümüzü hesaplamanın ya da bulmanın çok basit bir yöntemi yok ne yazık ki. Bu konuda İsviçre örneğinden yararlanılması öneriliyor. İsviçre'de belirli aralıklarla halkın bir bölümünde vücut yükü taraması yapılıyor ve gerekirse alarm veren kimyasallar kullanımdan kaldırılıyor. Böyle bir bilince ulaşmak için ise ya derhal İsveç'li olmak ya da hayatta
kalabilecek olan torunlarımızın torunlarının bir şeyler yapması için dua etmek gerekiyor maalesef.

En azından çocuklarımızı ve gelecek nesilleri elimizden geldiğince hafifletebilmek için ne yapabiliriz?

İlk iş atalarımızın da pek yerinde bir ifadeyle belirttiği gibi "bir elin nesi var, iki elin sesi var" felsefesiyle hareket etmek. Ondan sonra sırasıyla kullanıldıkça besin zincirinde yoğunluğu da artan en tehlikeli kalıcı kimyasalların kullanımdan kaldırılmasını talep etmek; zehirli olmayan malzemeler kullanan alternatif üretim yöntemleri geliştirmek; söz konusu havamıza, suyumuza ve toprağımıza karışan kimyasallar olduğunda toplumun, ulusal yönetimlerin ve uluslararası makamların tedbirli bir yaklaşımı benimsemelerini temin etmek. Unutmayalım, umutsuzluğa kapılmak ve birileri bir şeyler yapsın diye beklemek için zamanımız yok. Dilerim çok geç olmadan hem dünyamızda hem de ülkemizde şaşırtıcı güzellikte ve hızda gelişmeler gerçekleşir.

Bireysel olarak yapılabilecek olanlara gelince, Washington'da yakın zamanda yapılan araştırmalar organik besinler tüketen ve evlerinde böcek öldürücülere maruz kalmayan çocukların vücut yükünde kayda değer azalmalar saptandığını gösteriyor. Bahçesi, balkonu olanlar için bu nispeten daha ulaşılabilir bir seçim, ama çocuklarımızın geleceği için "bahçem yok, ne yapayım" diyemeyiz. Kiralık hobi bahçeleri var, satış amacıyla organik tarım yapan köyler var, çiftlikler var. Bu köylülerin bir kısmı yamuk yumuk olanlar satılmıyor diye sebzelerin büyük bölümünü ıskartaya çıkardıklarını, bu yüzden de yeterince ekmek parası
kazanamadıklarını ve organik tarımdan vazgeçmeye eğilimli olduklarını söylüyordu geçenlerde tv.de. Her zaman alışveriş ettiğimiz büyük, küçük marketlerden organik ürün standları açmalarını kendi adımıza dilekçelerle talep edebiliriz. Böylece bu köyler desteklenmiş olur, belki başka köyler de bu işe girmeye gönüllü hale gelir. Sözün özü talep olursa arz kaçınılmaz olacaktır.

Gelecek nesillere bırakacağımız miras zehire bulanmış bir dünya, mutasyona uğramış genler olmasın. Kirlettik, bari gitmeden bir şeyleri temizleyelim.


Kaynak: http://www.chemicalbodyburden.org/whatisbb.htm

30/06/2009

Yağmurdan sonra

Bu hafta sonu ve takip eden bir kaç gün beklemediğimiz şeylerle geçti. Cuma günü, Ekosorb'un genel müdürü Duran bey telefonla arayıp, ertesi gün yakınlardan geçeceğini ve ziyaret etmek istediğini söyledi. Memnuniyetle buyur ettik. Cumartesi öğleden sonra tekrar arayıp yol sordu, tarif ettik. Biraz sonra geldiler gerçekten de fakat yanlarında Toprak TV ekibiyle birlikte.

Epey sohbet ettik, yaptıklarımızdan söz ettik. Benim aklıma hiç gelmiyor TV söyleşisi, kamera çekimi filan. Bir yer bulup kamerayı kurdular. Tarla kıyafeti, toz toprak içinde perişan ekosorb söyleşisine başladık önce. Sonra Meyvelitepeye geldi konu. Nereden aklımıza geldi dağa kaçmak, neler yapıyoruz, tavsiye edermiyiz vs. hoştu, ne zaman yayınlarlar bilmem. Duran beyle de yüz yüze tanışmış olduk. İlginç tecrübeleri olmuş Duran beyin.

Pazar öğleden sonra sert bir yağmur başladı. Bir saati aşkın devam etti. Doğayı bambaşka bir şekle soktu.

Yagmurdan_sonra

Doğudaki sıra sıra tepelerin arasındaki vadilere sis indi. Hoş bir görünüm oldu.

Pazartesi bütün gün çok sıcaktı. Akşam altıdan sonra bahçeye geçtim kızımız için biraz roka, dereotu, maydonoz, pazı vs. ot toplayayım diye. Bahçeye gelince doğrudan baharat bahçesine girdim, 2-3 beyaz havuç çıkarıp tam elimi rokalara atmıştım ki birden bir uğultu başladı. Başımı çevirdiğimde 50-60 metre batıda, perde halinde dolunun gelmekte olduğunu dehşetle gördüm. Elimdeki bez çantayı başıma siper ederek sundurmaya doğru koşmaya başladım. Yine de yarı yolda yakaladı dolu. Patır kütür epey düştü başıma.

Tam yarım saat kesintisiz dolu yağdı. Çoğunluk fındık iriliğindeydi, arada ceviz kadarları da düştü. Peşinden yağmura çevirdi, bir saat de öyle devam etti. Senelerdir böyle sert ve kısa sürede bu kadar çok su bırakan yağmur görmemiştim. Yağmur olukları boşaltmaya yetiştiremedi. Evin etrafındaki drenaj çok iyi olduğu için evin olduğu alana dışarından hiç su akmadı, ama üst taraftaki komşu bahçe ve onun da üstündeki arazilerden toplanan su şelale gibi bizim zeytin bahçesinden derin bir yarık açarak geçti.

O kadar dehşetliydi ki, bahçede hiç bir şey kalmadı diye endişelendim. Sonra bugün yardımcımız kontrol etti. Zeytinliği boydan boya geçen bir yarıktan başka hasar olmadığını söyledi. Biraz ferahladık. İlk fırsatta, böyle yağmurlarda bahçeye su girişini önleyecek sistemi planlamamız gerektiği sonucuna vardık.

Kahvede yaşlılar bile dünkü şiddette yağmuru hiç hatırlamadıklarını söylediler.

22/06/2009

Yaz ortasında nasıl kar yağar?

Kaolin

Biraz uğraşınca yaz ortasında kar yağdırmayı başardık. Arka plandaki ağaçların yeşil tonu ile karşılaştırıldığında bahçenin ne kadar beyazladığı daha iyi farkediliyor.

Meyve fidanlarını daha önce kaolin kili ile kaplamıştık. Bugün zeytinleri ve sebzeleri de kaolin ile kapladık. Zararlılarla zehirsiz, ilaçsız organik mücadele planımızın bir parçası olan kaolin kilinin aynı zamanda bitkileri güneşin sert ışıklarından korumasını da bekliyoruz.

Güneş ışınlarını yansıtmanın bitkilerin fotosentez sürecine nasıl bir etki yapacağını merak ediyorduk. Fidanlarda çok net gözleme imkanı bulduk. Kaolin kili, gerçekten de bitkilerin fotosentez işlemine yardımcı oluyor. Üç hafta önce kaolin kiliyle kapladığımız fidanlar yaklaşık 40'ar santim yeni sürgün verdiler. Bu da kaolin kilinin, bitkilerin ısı sebebiyle strese girmelerini engelleyerek daha uzun süre fotosentez yapmalarına imkan verdiğinin bir göstergesi. Bugün sürgünleri bir daha kapladık.

Domates_adasi

Hızımızı alamayıp sebzeleri de kaolin kili ile kapladık. Kaolin kilinin, ağaçlara göre çok hızlı gelişen sebzelere etkisinin nasıl olacağını çok merak ediyoruz. Önümüzdeki hafta sonu bu konuda gözlem bildirebileceğimizi umuyoruz.

Salatalik_adasi2

Güvey fenerleri de kaolin kilinden nasibini aldı.

Guvey_feneri

Hatta, karpuzlar, kavunlar, bal kabakları, bahçenin diğer yerlerine ekili her türlü sebze de kaolin kiliyle kaplandı.

Bu arada, sebze adalarına üç ada daha ilave ettik.

İki yeni adayı baharat bahçesi için düzenledik.
Baharat_adalari

Bu adalardan birini tamamen kırmızı pancarlara vakfettik. Geçen yıl yetiştirdiklerimizin hala tadı damağımızda. Diğerini üçe böldük. Bir bölüme tere, bir bölüme roka (ekili olanlar tohuma kalkmaya başladıkları için tazelemek istedik), diğerine de yazlık kıvırcık ektik.

Baharat bahçesindeki otlara kaolin kili uygulamadık. Resimde görülen ot, bizdeki pazıya benzeyen, fabrika gibi yapraklarını kopardıkça yeni yaprak veren "perpetual spinach" denen, çok lezzetli bir ot. Resimde görünen kadarı bile birden çok ailenin ihtiyacına tamamen yetiyor.

Perpetual_spinach

Bir adayı da domateslere ayırdık. 15 yıl kadar önce yetiştirdiğim, portakal iriliğinde ve portakal renginde bir evladiyelik domates çeşidim vardı. Tohumlarını kaybetmiş, çok üzülmüştüm. Sonra, bir mucize oldu ve eşimin yengesinin, bizim tohumları yıllardır sürdürdüğünü anladık. Daha da güzeli, bize armağan edebileceği fide de vardı. Elbette, bu çeşit için zahmetten kaçmak olmaz. Hemen yeni bir ada inşa edip fidelerimizi diktik. Tabii fesleğenleri de unutmadık. Elimizde kadife kalmadı. Onun da bir çaresine bakarız artık.

Turuncu_domates

Bu arada hatmiler, acı baklalar ve yüksük otlarından sonra bahçemizi iyiden iyiye renklendirmeye başladılar.
Hatmiler

21/06/2009

Doğanın Hızı

Fotoğrafları geçen hafta çekimiştim ama araya iki yazı girince kısmet bu güneymiş. Yazın ilk günleriyle birlikte bahçedeki gelişmeler nefes kesici bir hızla ilerliyor.

Cranberry bölümünün önünde eşimin kendi elleriyle yaptığı bölüme diktiği cam güzelleri hızla büyüyerek çiçeklendiler.

Cam_guzeli
Üzerlerinde onlarca çiçek olan kırmızı ve beyaz cam güzelleri yerlerini sevmişe benzerler. Dahası, çiçeklerle yazılmış hoş bir sürpriz var. Bakalım okuyabilecek misiniz.

Bu yıl goji berry bitkisi özel ilgi alanımız içinde. Başarırsak önümüzdeki yıllarda da önemlice zaman ve emek vereceğimiz bir bitki olmaya aday. Goji Berry, çok yüksek anti oksidan değeri (Orac-Oxygen Radikal Absorbance Capacity), vitaminler ve yararlı mineraller ile son yılların keşfedilen meyvesi. Orijini Tibet ve Himalayalar.

Goji2

Bahçemizde iki adet göji fidanımız var. Bu yıl bir-iki de olsa çiçek açmalarını umuyoruz. Ayrıca tohumdan çimlendirdiğimiz bir sürü fidanımız daha var.

Goji_1
Boyları 50 cm'ye kadar ulaşan fidanlarımızın sayısı şimdilik 35 tane oldu.

Goji3
Bunlar da, serada çimlenip saksıya alınmayı bekleyenler. Tam olarak kaç tane var bilmiyorum. Goji fidanı yapmaya bir süre daha devam edeceğiz.

Mavi yemiş fidanlarımızın üzerinde az da olsa meyve var. İlk yılda pek bir şey beklemiyorduk doğrusu.
Likapa

Holyhock (hatmi)'ler bir yıl beklediğimize değdi. Geçen yıl tohumlardan üreterek fide yapıp bahçeye diktiğimiz muhtelif çeşitlerdeki hatmiler kuvvetli sürgünler verdiler. Üzerleri tomurcuk dolu.

Hatmiler
Bunlar uçuk pembe ve katlı olanlar. Çiçeklerinin bu kadar güzel olacaklarını düşünmemiştim doğrusu.

Zambaklar birden bire açarak iki hafta boyunca etrafı muhteşem kokularıyla doldurdular.
Zambaklar

Fotoğrafları çektiğim geçen haftadan bu yana pek çok değişti aslında. Hemen her gün yeni bir şeyler oluyor. Bir çiçek açıyor, bir böcek uçuyor, daha dün koparttığım domates filizleri ertesi gün sanki hiç kopartmamışım gibi tekrar yerine geliyor. Geçen hafta ilk salatalığı almışken bugün bir kucak birden topladık.

Güvey fenerleri hızla büyüyorlar, bir yandan da dallarından fenerlerini sallandırmaya başladılar.
Guvey_feneri

Uzaktan bakıldığında durağan görünen doğanın devinimlerindeki hızı, hareketliliği ve çeşitliliği gözlemek gerçekten heyecan verici.

16/06/2009

Organik Bahçe - Nasıl Yapmalı -2

Bu konudaki ilk yazımızda özellikle zeytin zararlıları ile savaş planımızı açıklamıştık. Takip eden Sebze adaları 1, 2, ve 3 yazılarımızda da organik bahçeciliğin bir diğer yönü ile ilgilenip, yükseltilmiş yastıklarda kardeş bitkiler prensiplerine göre sebze üretimi deneyimizi anlatmıştık.

Henüz yazın başındayız ve macera devam ediyor. Zararlılarla mücadelede durum 1-1. Erik fidanlarında daha baharın başında zararlılar bizi faka bastırdı. Henüz fidanlar çiçekteyken, ortada yaprak bile yokken yaprak büken tırtılları geldi nereden geldiyse. Muhtemelen dallarda yumurtaları vardı. Taze sürgünlerdeki yaprakları kaşla göz arasında puro gibi büktüler içlerine gizlendiler. O sıra havanın uzunca bir süre yağmurlu gitmesi de çabuk müdahaleyi engelledi. İlk fırsatta BT bakterisi içerikli mikrobiyal organik ilacı yetiştirdik ama geç kalmıştık. o sıra çıkan sürgünlerin yaprakları bozuk oldu.

Arada dalgalar halinde yaprak bitlerinin saldırısına uğradık. Bunu da neemazal ile savuşturduk. Sadece bir kiraz fidanının sürgün yapraklarını kurtaramadık.

Zeytin ağaçlarında şimdilik iyi gidiyoruz. İki organik mikrobiyal ürün olarak Delfin ve Bionem ile bugüne geldik. On gün kadar önce bir kaç tomurcuklu dalda pamuklu bit belirtisi görür görmez hemen neemazal ile saldırarak söküp attık. Pamuklu bitte zafer net olarak bizim.

Kaolin_kili1

Meyve fidanlarında çiçek mevsimi çoktan geçtiği için, biraz da zeytin uygulamasına hazırlık olsun diye kaolin kili uygulamasına geçtik.

Tüm fidanlara kışa girerken bol keçi gübresi vermiş, yeşil gübre için de ayrıca yonca ve bakla ekmiştik. İlkbaharda da ayrıca fidan başına 2-3 kg leonardit (Agrohum) ve su tutucu (Ekosorb) vermiştik. Yoncalar çiçeklendiğinde de toprağı önce sürmüş, sonra da çapalamıştık. Bu yüzden midir bilmiyorum, fidanlar sürekli büyümede. Kaolin kili uyguladıktan sonra yeni gelen sürgünler doğal olarak kaplamasız. Bu yaz sırtımızdan tulumba eksik olmayacak anlaşılan.

Zeytinler meyve bağlamaya başladılar. Henüz toplu iğne başı büyüklüğündeler. Geçen hafta Pazartesi havanın ani ısınıp 35 dereceye çıkması çiçekteki zeytinleri biraz strese soktu. Biraz çiçek atımı var. Umarım çok fazla değildir. Bir-iki haftaya durum netleşir. Meyvelerin saçma tanesi kadar olmasını bekleyip tüm ağaçları kaolin kili ile kaplayacağız.

Nashi 

Bitkileri sürekli olarak besleyen toprağın da sürekli olarak beslenmesine ihtiyaç var. Bunun için öncelikle bitkiler için yarayışlı toprak dokusu gerekiyor. Organik maddece zengin, topraktaki besinleri köklerin almasını sağlayacak faydalı mikro organizmaların yeterince bulunduğu, yeterli nemde ve su tutucu özellikte, tabii ki iyi bir drenajı ve elbette yeterli besin ve iz elementlere sahip bir toprak bitkilerin olmazsa olmazıdır.

Bunların hepsini bir araya getirmek ise hiç kolay değil. Zaman, bilgi, bilinç ve çokça emek gerektiriyor. Maddi gereksinimlerden hiç söz etmiyorum bile.

Toprağımızın bizden önce çok uzun bir zaman hiç işlenmemiş, bakılmamış olması bizim için bir avantaj oldu. Bakımsızlık, kimyasal ürünlerle kirletilmemiş, fakirleştirilmemiş olmasını da sağladı. Bu yüzden toprağı temizlemek yerine, daha fazla organik madde ile takviye etmek, dokusunu iyileştirmek, doğal besin kaynaklarıyla beslemek imkanını buluyoruz.

Son iki yıldır bolca çiftlik gübresi kullandık. Geçen yıldan bu yana yapmakta olduğumuz kompostun tamamı toprağa geri döndü. Ayrıca bu yıl hümik ve fulvik asitlerce çok zengin leonardit (agrohum) ile de destekledik. Buraya kadar iyi güzel. Fakat çiftlik gübresi kullanmanın bir mahzuru var. Çok fazla yabani ot tohumu, zararlı yumurtası ve larvası içeriyor. Keçi gübresini yanmış olarak almamıza rağmen, bu yanma çok da usulune göre olmadığı için, ya da sonradan beklemesi sırasında zararlıların yumurta bırakması sebebiyle zaman zaman problem yaşıyoruz.

Bu mahzuru da alt etmek üzere bir plan yaptık ve hemen uygulamaya geçtik. Getirttiğimiz yanmış keçi gübresini kompost kaplarında bir de biz fermantasyona sokacağız. Yapacağımız şey basit. Çim kırpıntılarıyla yapacağımız yeni kompostlarda kahverengi malzeme olarak sadece keçi gübresi kullanacağız. Bunun sonucunda yüksek oranda nitrojen ile takviye edilmiş ve günler süren 70 derece ısıda iyice pastorize edilmiş, yabancı ot tohumu ve zararlı yumurtası içermeyen gübre elde etmeyi umuyoruz.
Kompost
Geçen hafta sonu itibarıyle bir kompost kabında her biri 30 kg'lık beş çuval keçi gübresi ve on çuval çim kırpıntısı ile işe başladık. Kap tamamen doldu. Ertesi gün gün kontrol ettiğimizde, ısının daha önce hiç görmediğimiz kadar yükselmiş olduğunu gördük. İki hafta içinde kullanılır duruma geleceğini umuyoruz. Bu hafta sonu aynı şekilde bir kompost kabını daha aynı malzeme ile dolduracağız. 

13/06/2009

Sebze Adaları - 3

Sebze adaları deneyimiz iyice heyecan verici olmaya olmaya başladı. İngiliz bahçeciliğinin yükseltilmiş yastık uygulamasıyla "Kardeş Bitkiler" prensiplerinin iç içe bir uygulaması yapmak istediğimiz. Bu anlamda, organik sebze üretimine hem yeni bir boyut, hem de biraz estetik getirmek istiyoruz.

Domates_adasi1

Zaman geçtikçe, avantajlarını birer birer keşfediyoruz. Geçen hafta domateslerin iyice büyümesi sebebiyle domates adalarının da kafeslerini yaptık.

Domates_adasi4


Fasulye adalarıyla benzer prensipte yaptığımız kafeslerde yatay bambulara daha çok önem verdik. Bitkiler büyüdükçe yatay çubuklara bağlayacağız.

Domates_adasi3


Dört adanın her birinde farklı bir hairloom çeşit var. Domatesin kardeş bitkileri olarak, biber, patlıcan, bol kadife çiçekleri ve fesleğenler var.

Domates_adasi2  
Yükseltilmiş yastıklar şu ana kadar çok olumlu. Bitkiler, klasik usul dikilen fidelere göre iki misli geliştiler. Fotoğraftaki pembe domates tek bir saptan on çiçek açtı ve hali hazırda çoğu meyvelerini büyütmeye başladı. Bunu yükseltilmiş yastığa doldurduğumuz coco-peat'li karışımın gevşek yapısının sağladığı iyi kök yapma ortamına bağlıyoruz.
Resimde, sağ alt köşedeki biber fidesinin yaprağındaki uğur böceğine dikkat ediniz. O da bize yardım ediyor.

Fasulye adalarındaki fasulyeler kafeslerin zirvesine tırmandılar. İkinci, üçüncü uçlarını da uzatıp safları sıklaştırıyorlar.
Fasulye_adasi1
Bir yandan da çiçeklendiler. Minik fasulyeler resimde seçilmiyor.

Fasulye_adasi2
Fasulye adalarında, fasulyelerin dışında mısır, patlıcan, sakız kabak ve tabii ki kadife çiçekleri, fesleğenler ve petunyalar var.

Salatalık adalarından ilk meyvemizi iki gün önce koparıp yedik. Geçen sezondan bu yana yediğimiz ilk çıtır çıtır, aromalı ve doğru dürüst lezzetli salatalık oldu.
Salatalik_adasi1

Salatalıklar geçen haftadan bu yana atılım yapıp hızla büyümeye başladılar. Fakat üstlerinde onlarca minik salatalık dolu.
Salatalik_adasi2
Salatalık adalarında da yine "Kardeş Bitkiler" var. Salatalıklardan başka, ay çiçeği, sakız kabak, bol sarımsak ve elbette kadife çiçekleri ve fesleğenler.

Sebze adalarının bir diğer avantajı, boyutları itibarıyle çalışmak çok kolay. Adanın etrafında dolaşarak bitkilere kolayca ulaşabiliyorsunuz. Bitkilerin bulunduğu bölüme basarak ayaklarınızla çiğnemek zorunda kalmıyorsunuz. Bu da toprağın iyi konumunun devamını sağlıyor. Bir diğer avantaj da, kardeş bitkilerden dolayı, sık dikim yapılabiliyor. Bunlar zaten biribirini destekleyen bitkiler olduğu için salatalıklarla ayçiçeklerinin yakınlığı bir mahzur teşkil etmiyor.

Yapraklardaki beyaz lekeler, etraftaki nashi fidanlarını kaolin kiliyle kaplamış olmamızın bir sonucu. Uygulama sırasında sebzelere kadar ulaşan kil yapraklara değdi. Bir süre sonra zaten sebzeleri de tamamen kaolin kiliyle kaplamayı düşünüyoruz.

Peygamber_devesi

Bu da bahçemizdeki bir diğer dostumuz, bir eğreltinin üzerinden bize poz veriyor. Fotoğrafını çektikten sonra rahatsız etmeden, kolay gelsin diyerek uzaklaşıyoruz.

05/06/2009

Minik Bir Adım

Lao Tzu diyor ki: "En uzun yolculuklar bile küçük bir adımla başlar."
Bu sözü köpeğimle gezerken önümde uzanan yola bakıp "benim küçücük adımlarımla nasıl biter ki bu yol" diye düşündüğüm ve mesafeyi gözümde büyüttüğüm, ama yine de küçük, tek bir adımla başlayan uzun yürüyüşlerin sonunda o küçük adımlarla Çin'e bile gidebileceğimi anladığım zaman kendi kendime keşfetmiştim. Filozofun aynı sözü uzun yıllar önce zaten söylemiş olduğunu ise tesadüfen fark ettim. Meyvelitepe'de etrafı tuğlalarla çevrili bir tarh hazırlamaya giriştiğimde bahçede başka işler için yardıma gelmiş olan delikanlı "işiniz zor" dedi. Ben de ona yukarıdaki sözü tekrarladım. Her şey tek bir tuğla ve tek bir çapa darbesiyle başladı, devamını saymadım ama sonunda iş bitti. Artık yorgunluk çayımızı yudumlarken keyifle bakıyoruz o çiçeklerle bezenmiş tarha.

Minik 1 adim_tarh

Bazen çok küçük ve önemsiz olduğunu sandığımız ayrıntılar tıpkı küçük adımlar gibi devasa bir sistemin yapı taşları olabiliyor. Houston Hayvanat bahçesi biyologlarından Edgardo Griffith'i uzun zaman önce ilk defa "National Geographic" kanalında görmüştüm. Parmaklarının ucuna sığacak kadar küçük, yeşil bir kurbağayı gösteriyordu. Bu soyu tükenmekte olan kurbağa türlerinden biriydi ve Griffith ömrünü o minnacık canlının  kurtarılmasına adamakta bir mahzur görmemişti. Kendi kendime tam da "bu dünyada rolümüz nedir?" sorusunu sorarken karşıma çıkıveren o sahne hafızama kazındı. Düşündüm ki rolümüz tek bir kurbağanın yaşamını kurtarmak kadar küçük bile olabilirdi. Kim bilir belki tek bir eylem bir kelebek etkisi yaratabilirdi.

Griffith_ng-junior.com

Geçenlerde bir akşam, Meyvelitepe'de sessizliği dinlemeye çalışırken, su depolarını kendilerine yuva edinmiş kurbağaların bağırışları ve gece öten kuşların sesleri çalındı kulağıma. İyi ki vardılar, iyi ki bağırışıp şakıyorlardı, iyi ki Griffith'in başına gelenler henüz bizim başımıza gelmemişti. Panama yağmur ormanlarında kurbağaları ve onların yumurtalarını aramaya çıkan Griffith yolu üstündeki kayaları canlı renkleriyle süsleyen ve bağırışlarıyla su kıyısını şenlendiren kurbağaları izlerken bir yandan da ilerlemeye devam eder. Ancak bir süre sonra suyun kıyısında ne canlı renklerden ne de çılgın bağırışlardan eser kalır. Yalnızca akan suyun sesi vardır. O ve arkadaşları araştırmaları sonucunda yaşam alanları tahrip olan, kirlilik ve yasa dışı hayvan ticaretinden son derece olumsuz etkilenen kurbağaları, suya karışan kimyasallar nedeniyle ortaya çıkan, Sitrit (cythrid) adlı bir mantar türünün sessizce ve hızla katlettiğini keşfederler. Ne yazık ki "amaan, Panama çok uzak bize" diyemiyoruz, çünkü  kaybolan tek bir tür beraberinde bir çok türü de götürüyor, bu zincir nerede yaşarsa yaşasın, biz dahil tüm canlıları içine alıyor. Daha da çarpıcı olan gerçek ise şu: Sitrit'in ulaşamadığı tek bir yer kalmış: kutuplar. 

Froggy_ photo brian.gratwicke

Biraz araştırma kurbağaların amfibiler ya da iki yaşamlılar adı verilen gruba ait canlılar olduklarını gösteriyor. Derilerinden hava ve su alan kurbağaların bu özellikleri, onları çevreyi kirleten tarım, sanayi ve ilaç yapımında kullanılan kimyasallara karşı da duyarlı hale getiriyor. Örneğin içme sularımıza dahi karışan ve söz konusu mantar türünü oluşturan "atrazine" içerikli bir yabani ot öldürücü, pek çok kanser türüne yol açmakla kalmayıp, östrojen hormonunu taklit ederek hayvan ve insanlarda üreme fonksiyonuna ve hormon dengelerine zarar veriyor. Diğer organoklor kirleticiler de (DDT, zehirli kimyasallar, dioksinler gibi) hormonlar üzerinde benzeri etkilere yol açıyor, örneğin amfibilerde (ve hatta insanlarda) dişileştirici etkisi görülüyor. Bunların hepsi bilimsel olarak kanıtlanmış gerçekler. Panama'nın henüz tükenmemiş kurbağalarını Sitrit'ten etkilenmemiş bir krater gölünde toplayarak tehlikedeki bu türleri kurtarma misyonunu yüklenen ve Nuh'un gemisine istinaden "Amphibian Ark" (Amfibi Gemisi) adını alan bir organizasyon kurulmuş. Bilim adamları ve gönüllüler topladıkları sağlıklı kurabağaları tıpkı Nuh'un gemisindeymişler gibi kurbağa otelinde ağırlıyor, besliyor, iyileştiriyor, çoğaltıyorlar. "Amphibian Ark" kurbağaları madenlerdeki kanaryalara benzetiyor. Tıpkı madencilerin toksik gazları zamanında farketmesini hayatları pahasına sağlayan kanaryalar gibi, kurbağa türleri de elverişsiz çevre koşullarını farketmemiz için bizleri hayatları pahasına uyarıyor. "Alt tarafı kurbağa, olmazsa olmasın, ne çıkar" diyenler için durumu kısaca şöyle anlatmalı: kurbağalar böcekleri yiyerek beslenirken bir yandan da daha büyük yırtıcıların besini oluyor. Kurbağaların olmadığı yerde tarım zararlısı ve hastalık yapıcı böcek nüfusu birdenbire artarken (yoksa bizdeki keneler..?), ilkin kurbağalarla beslenen yılanların ve kuşların, derken bu ikinci grupla beslenen canlıların sayıları da giderek azalıyor. Sularda kurbağa yavrularını yiyerek yaşayanlar konusuna ise yer darlığından hiç girmiyorum bile.

Capkin Komodo Lacerta_trilineata

Maalesef henüz bahçemizin müdavimleri arasında bir kurbağa yok, ama "Komodo" var. Yok, yok, tabii ki Komodo ejderinden söz etmiyorum, sadece yılan ebesi adıyla da bilinen iri yeşil kertenkele için kızımın bulduğu isim bu. Komodo ejderi gibi saldırgan olmak şöyle dursun, bizimki ayak seslerimizi duyar duymaz şimşek gibi bulduğu ilk taşın ya da saksının altına saklanıveriyor. Bazen olmadık bir yerde karşılaşıyoruz, durup bakışıyoruz bir süre, sonra herkes kendi yoluna gidiyor. O da kurbağalar gibi böceklerle besleniyor ve hatta araştırmalar gösteriyor ki Komodo'nun menüsünün büyük bir bölümünü tarım zararlısı böcekler oluşturuyor. Eh bu durumda "afiyet, bal, şeker olsun" denmez de ne denir?

Iri yesil kertenkele

Lao Tzu küçük adımlar konusunda ne kadar da haklı. Almayı reddedeceğimiz tek bir poşet kim bilir belki de bir gün, o sevimli yavru fokun boynuna dolanmayacak. Çamaşır suyu yerine kullanacağımız "birkaç damla sirke" yüzlerce balığın daha uzun süre temiz bir suda yaşamasına vesile olacak. Kim bilir, belki biz ne zaman ki beyaz çamaşırlarımızdan çıkmayan lekelerle gurur duyacağız, varsın kirazlarımızda minik bir kiracı olsun diyeceğiz, o zaman bir daha hiç bir çocuk hasta olmayacak.

Dünya çevre gününüz kutlu olsun...   

 



03/06/2009

Fırın Kardeşliği - Mehmet beyin fırını

"... bir gün baktım ki, hayatın tüm güzelliklerini gündelik telaşların arasında ıskalayıp geçiyoruz, hiç zevk almadan yaşadığımızı sanıyoruz ..." diyor Mehmet bey. Nedense bize çok tanıdık geldi. Sözü fazla uzatmadan Mehmet beye veriyoruz.

Merhabalar,
Köy fırını yapmak için araştırmalar esnasında aramalarım sonucu meyvelitepe bloğuna rastladım. İyi ki de rastlamışım diyorum. Fırınımı yaparken tecrübelerinizden bolca faydalandım. Sizin deneyimlerinizin üzerine bende birazcık fikirler üretip ekleyerek basitçe fırınımı yaptım. Naçizane olarak bende deneyimlerimi paylaşarak fırın kardeşliğinize katılmak istiyorum.

Öncelikle kendimi tanıtarak başlamak istiyorum. İsmim Mehmet Kodaş, Kütahya ilinin Tavşanlı ilçesinde yaşıyorum. Esnaflık yapıyorum. Bir gün baktım ki, hayatın tüm güzelliklerini gündelik telaşların arasında ıskalayıp geçiyoruz, hiç zevk almadan yaşadığımızı sanıyoruz ve ömrümüzü hiçler uğruna heba edip gidiyoruz ve kararımı verdim.

Küçük bir arazi alıp orada doğayla baş başa kendi ürettiğimi tüketerek ve kendi kendine yetecek bir hayat yaşamak, bu konuda planımı oluşturuyorum. Bu düşünce yaklaşık olarak 5 yıl öncesine dayanan bir hayalimdi. Şimdilerde bu hayalimin % 70 ini başarabildim. Dubleks bir ev yaptım, su ihtiyacımız için kuyu açtırdım, bahçesini ekilebilir hale getirdim, her meyveden birer ikişer ağaç diktim, bilumum sebzelerin fidelerinin dikimini yaptım vs.

Sıra hep özlemini çektiğim köy fırınını yapıp mis gibi kokan ekmeğinden, pidesinden güvecinden simitinden yemekti. Onun için kollarımı sıvayıp işe koyuldum. İlk aşama bu işi nasıl yapacağımdı ve örnek projeler varmıydı?

Bu araştırmalarım sonucu meyvelitepe bloguyla tanıştım. Ben sürekli fotoğraf çeken birisi değilim, o sebepden aklıma geldikçe fotoğrafladım. Ekte size fotoğraflarımı da gönderiyorum, siz gerekli yerlere monte ederseniz sevinirim

Şimdi sırada fırın yapım aşamalarımız var:

İlk önce fırını yapacağımız yer tespitini yaptık. Topraktan, rutubetten etkilenmemesi için önce 100cm ye 125cm olan taban betonumuzu attık. Onun üzerine 3 sıra normal inşaat tuğlasını ördük. Yaklaşık 70cm yerden yüksekliği elde etmiş olduk. İçerisine taş toprak ne varsa doldurduk. Bize esas dolguyu yapacağımız 5 cm boşluk kaldı. Oraya da cam kırıkları ve üzerine 15 kg tuzumuzu serdik (bu arada fırınımızın yapım aşamasında taban betonu hariç tüm harcı sarı toprak ve saman karışımından yapılan mayalanmış çamurdan yapıyoruz ).

Fırınımızın tabanına gelecek olan 25*25 cm ateş tuğlalarını zeminimize döşüyoruz. Döşeme işleminde, tuz serdiğimiz kısımlara hiç çamur koymadan direk tuzun üzerine, diğer kısımları ise çamurumuzla yapıştırıyoruz. Bu şekilde taban tuğlalarımızı terazisinde döşedikten sonra sıra fırınımızın kubbesini yapmaya geliyor. Bu işin en zor kısmı diye biliriz çünkü kubbe yaparken tuğlalarımızı içe doğru yatırarak kubbeyi tamamlamamız gerekiyor. Bu aşama bizi Görünt007 biraz zorlayacak diye düşünürken, meyvelitepe fırınının yapım aşamasında rastladığımız strafordan yararlanmak aklımıza geldi. Bu fikri biraz daha geliştirerek strafordan kubbenin kalıbını hazırladık. Planlarımıza göre fırınımızın iç çapı 90cm, kubbe yüksekliği 45cm, fırın ağız genişliği 40cm, fırın ağız yüksekliği de 25cm olacaktı. Aldığımız 1 paket 2lik straforumuzu bu ölçülere göre portakal dilimleri şeklinde kesip, koli bandıyla yapıştırdık. Fırınımızın kubbe kalıbını tamamen oluşturduk. Bu işlem ileriki aşamada kubbe yaparken bizi hiç zorlamayacağı gibi nemli kum kullanmak zorunda da kalmayacaktık ve öylede oldu. Hazırladığımız kalıbımızı taban tuğlalarının üzerine koyduk. Çamurumuzla tuğlaları kalıbımıza dayaya, dayaya kubbeyi çevirdik, kalıp sayesinde hiç zorlanmadık. Fırınımızın ağzı için tenekeden kesip kıvırmak suretiyle 5cm eninde 90cm uzunluğunda parçamızı elde ettikten sonra onu fırının ağzına yerleştirdik. Bunu yapmak bizi kubbenin ağız kısmını dönerken faydalı olduğu gibi fırını kullanma aşamasında fırın küreğinin kenarlara çarpmasına karşıda koruyacak, ağzımızın çabuk deforme olmasını geciktirecekti.

Görünt000 Kubbemizi bitirdikten sonra üzerini güzelce çamurumuzla sıvadık. Sıra bacamızı çıkmaya gelmişti. Fırın ağzımızın dış kenarlarında uzunluğu 50cm, eni 25cm olacak şekilde tuğlalarımızdan ağız yüksekliğini geçecek şekilde bacamızı ördükten sonra elimizde fazla bulunan hazır baca tuğlalarından faydalanalım diye bacamızı onlarla yükselttik. Birkaç gün kurumaya bıraktıktan sonra fırınımızı deneyip eksik ve hatalarımızı görelim diye yakıp denemelik pide ve ekmeğimizi pişirelim dedik.

Öncelikle fırınımızın içinde kalan strafordan kubbe kalıbımızı kırarak çıkarmaya çalıştık. Erişemediğimiz yerlerde kalanları da kâğıt, karton parçası, çalı, çırpı gibi yakabileceğimiz kalorisi az yakacaklarımızı yakarken yanıp gitti zaten. İlk gün bu şekilde basitçe yaktık. Hem kalıbımızı çıkarmış, fırınımızın iç kısmını da ilk defa görmüş olduk. İç kısmı çok güzel olmuştu. Görünt003 Hiç hatayla da karşılaşmadık. Ertesi gün fırınımızı tekrar yaktık. Bu sefer ekmek ve pide pişirerek denemek için ve baya sağlam yaktık. Benim tahminimden fazla odun yakıldı ama fırınımız artık tamamen kurudu diyebilirim. Önce pidelerimizi pişirdik, sonra denemelik ekmeklerimizi pişirdik. Fırınımızın ilk pişirdiği pide ve ekmekler olmasına rağmen süper olmuşlar, çok ta lezzetliler. Çektiğimiz emeğe değdiğini düşünüyorum.

Niyetimiz ilk fırına başlarken öylesine alelusul bir fırın yapıp, çok özen göstermeden, fazla maliyete kaçmadan işimizi görmekti. Fırına baca koymayı, üzerine çatı yapmayı falan düşünmüyordum. Ama yaptığımız fırın öyle güzel oldu ki, baca yapmayı ve çatı yaparak muhafaza etmeyi hak ediyor. Önümüzdeki günlerin yaz olmasından dolayı şimdilik çatısız idare edeceğiz, ama mutlaka çatı yapmam gerekiyor.

Görünt004 

DSC00195

Pişirme işleminden sonraki gözlemlerimiz:

Görünt005 Bu şiddetli yakma esnasında kubbenin sıvasında küçük birkaç çatlak oluştu. Onları tekrar kalın bir sıvayla kapatacağım. Niyetimiz kubbeyi izocamla yalıtım yaparak tekrar sıvamaktı. Kubbenin tabandan önce kızmasından dolayı bu fikirden vazgeçip, sadece kalınca çamurla sıvayarak taban ve tavanın eşit zamanda kızmasını sağlamayı düşünüyorum. Bacamız biraz kısa geldi. Çekiyor ,fakat biraz daha yükseltsem daha iyi olur düşüncesindeyim. Baca tuğlalarıyla yükseltme artık risk taşıyacağı için, eski soba borularıyla seyyar olarak yükseltip çıkarmak daha mantıklı geldi. Fırın ile deneyimlerim şimdilik bu kadar.

DSC00198 

DSC00199

Hoşça kalın,
Selamlar. 

My Photo

Meyvelitepe

  • Hakkımızda
    Bu güne kadar bildik çarklarda, büyük şehrin yaşam kaygıları, temposu, hay huyu içinde kaybolduk. Şimdilerde, şehri terkedip, güzel ve bereketli bir toprakta kendimizce ve kendimize yeten, sakin, huzurlu, toprağın ve bitkilerin arasında yaşayabileceğimiz bir düzeni hazırlamaya çalışıyoruz..
    meyvelitepe@gmail.com
Creative Commons Attribution-NonCommercial-ShareAlike 3.0 Unported

Sitede Arama

  • Google

    WWW
    meyvelitepe.typepad.com

Yeni yazılar adresinize gelsin

Enter your email address:

Delivered by FeedBurner

Kır evi, Dekorasyon, Tasarım

Powered by FeedBurner

Sayaç